2014 NBA All Star Smaç Yarışması'nda yarışacak isimler açıklandı. Son şampiyon Terence Ross'un başı çektiği çok iddialı bir kadronun yanı sıra geleneksel smaç yarışmasından çok farklı, yeni bir formatı da göreceğiz.

14 Şubat gecesi oynanacak 2014 NBA All Star Maçı'nın koçlar tarafından seçilen yedekleri açıklandı.

2014 NBA All-Star maçının ilk beşleri açıklandı.

Her yıl düzenli olarak Forbes tarafından açıklanan NBA'nin en değerli takımları sıralamasında bu yıl da zirve değişmedi.

Dallas Mavericks'in Alman yıldızı Dirk Nowitzki, kariyerinin devamı konusunda açıklamalarda bulundu.

Denver Nuggets'ın İtalyan oyuncusu Danilo Gallinari'nin dizindeki sakatlığı nedeniyle sezonu kapadığı açıklandı.

Boston Celtics, Miami Heat ve Golden State Warriors, 4 oyuncuyu kapsayan üçlü bir takasta anlaştı.

Yıldızı Derrick Rose'un tekrar sezonu kapatmasıyla birlikte hedef küçülten ve bir süredir kadroyu boşaltarak geleceğe yatırım yapmayı tartışan Chicago Bulls, takımın en önemli isimlerinden Luol Deng'i Cleveland Cavaliers'a gönderdi.

Görüş Günü

NbaTr.Com - Cuma, 26 Nisan 2013

Yazarlarımızdan Barış Aydın "Sahil Yolundan Devam; Yeşilgiresun Belediyespor" başlıklı yazı dizisinin 2. bölümüyle karşınızda.Yazı için;

 

 

 

 

GÖRÜŞ GÜNÜ

Şanslıydım ki sağanak bastırmadan kendimi servise atabilmiştim. Fakat servise bindiğimden beri yağan yağmur bayağı endişelendiriciydi; ancak üç saat sonunda diner diye düşünmüştüm. Ne yazık ki eve varana kadar şiddetini hiç kaybetmedi. Böylece 3 dakika yürüyen ben, her tarafından su damlatan bir deniz varlığına dönmüştüm. Apartman kapıma nihayet varabilmiştim, alttan ikinci zile elim uzanmadan önce saçımı sıkmaya başladım- üşütüp de hastalanmamak gerek-. Yeterli miktarda sudan kurtulduktan sonra bitkin ve sırılsıklam bir halde apartmanın merdivenlerini adımlamaya başladım, kapının tam önünde derin bir nefes aldım ve sarılma faslına geçtim. Artık evimdeydim. Hayatımın en değerli iki varlığıyla birlikteydim ama vücudumda bu eve ilk taşındığımızdan beri hiç duyumsamadığım bir yabancılık hissettim. Merak etmeyin sadece birkaç dakika boyunca boş boş gülmeme sebep oldu bu hissiyat, o kadar. Gerisi börek, yemek, gözyaşı filan…

Hava yağmurluydu ve eve koşar adım gelirken etrafta ne değişmiş diye hiçbir yere bakamamıştım. Varışımın ertesi günü Giresun’u ne kadar özlediğimi anlayacaktım. Bu küçük şehre sessizliğinden midir yoksa her yerini biliyor oluşumdan mıdır bilmiyorum -ama yaşamayan birinin de bilemeyeceği- bir bağlanma sebebim oldu. İstanbul’a gelmeden önce rutinleştirdiğim bir etkinliğim vardı. Önce kale yolunda kütüphane karşısındaki banklarda saatlerce boş boş oturup sahil yolunu ve denizi izler ardından taşbaşı parkında kuşburnumu içer evime yollanırdım. Yıllarca yapmıştım bunu ve yine yapmam lazımdı. Haftasonuna kadar şehrin özlediğim yerleriyle vakit geçirdim -Sahilinden tutun da, evime çıkan ufak sokaklara kadar…-.

Cumartesi günü  babamın demesiyle bir şeyler kafama dank etti. E yarın maç vardı ve bu ilk devrenin son maçıydı. Hele de aynı puanda olduğumuz Akhisar ile… Üç hafta kalacaktım ve iki maç izleyebilecektim. Bu fırsatları iyi değerlendirmem gerekiyordu. Akşam olduğunda erken yatıp dinlenmeyi planlamıştım ancak maç için duyduğum ufak heyecan gözlerimi kapattırmamıştı. Saatlerce yatakta şekilden şekile girdikten sonra günün ilk ışıklarıyla uykuya dalabilmiştim. Ancak gözlerim sanki saatlerdir fosur fosur uyumuşum da kalk der gibi birden açılıvermişti ve saat henüz 11’i gösteriyordu. Birkaç dakika toparlanmaya çalıştım ve uyanış sebebimin irkiltici seslerini duydum. Silah sesleri! Aman Allah’ım! Birileri ateş ediyordu ve bunu güpegündüz yapıyorlardı. Refleksif olarak yastığımı sesin geldiği yöne doğru uzatmış, korunmaya çalışıyordum - ne kadar da doğru bir tercih!-. Aklım başıma tekrar üşüşüp de “Napıyorum ben bu yastıkla?” diye yaptığım saçmalığı sorguladıktan sonra seslerin geldiği yöne doğru hareketlendim; ancak -bol adrenalinden olsa gerek- bu seslerin günümüz tabancalarından değil de bir Smith&Wesson’dan geldiğini farkettim. Kafam iyice karışmıştı. Kapının kulpunu aşağı indirip usulca odaya süzüldüm. Oturma odasına girdiğimde S&W ile burun burunaydım.

Babam her Pazar olduğu gibi Trt Western Kuşağı izliyordu. - O gün Sabata( Vadiler Hakimi, "Ehi amico... c'è Sabata, hai chiuso!") vardı. Lee Van Cleef’in- ki herkes onu İyi, Kötü, Çirkin’deki kötü olarak tanır.- başrol olduğu Sabata üçlemesinin ilk filmi… Hay Allah benim belamı…!! Bu bir ritüeldir babamla aramızda. Her pazar saat 10 gibi başlar Western Kuşağı ve öğlene dek sürer. Kimler yoktur ki o kuşakta; Lee Van Cleef- ki kendisi benim favorimdir Westernlar’da; eksik olmayan siyah takım elbisesi, siyah atı, genellikle piposuyla… -, Clint Eastwood, John Wayne, Terence Hill, James Garner, Eli Wallach, George Kennedy, Gian Maria Volonté, Mario Brega; Sergio Leone, Sergio Corbucci - tabiki spagettileriyle-…( Ancak Trt genelde amerikan westernlarını verir, öyle ki İtalyan, İspanyol vs. ortak yapımlarının ve bu filmlerde oynayan oyuncuların zamanında jenerikteki isimlerini değiştirmek zorunda kaldıklarını, ayrıca amerikan westernına göre düşük bütçelerle daha detaylı ve daha güzel çekimler yaptıklarını hatırladıkça sitemkar olabiliyorum) Biz de kahvaltımızı kişnemeler, 45'lik Smith&Wessonlar (altıpatlar), kızılderili nidaları eşliğinde yapar huzurlanırdık. Özellikle benim açımdan değerli anlardır; filmdeki olaylara komplo teorileri üretip bunları babama onaylatma çabalarım. Pazar günleri hep keyifli olurdu; Eyvallah Trt Western Kuşağı-her ne kadar saçma ve gereksiz bulanlar olsa da-. Keyfim yerindeydi, maç için hazırdım ve maç 17.00 deydi. Ben de “ Oyalanayım bari ” dedim ve bir plan yaptım. Önce Reha Erdem’den Kaç Para Kaç’ı izleyecek peşine de uçakta yarım kalan Anna Karenina’yı bitirecektim.

 Koltuktan kalkmaya hazırlanıyordum ki babamın ışık hızında kanal değiştirme becerisiyle televizyonda Sakar Şakir’e- en sevdiğim Kemal Sunal filmi olabilir; “Demek kanunu itip kaçırsan ha! Şimdi sana göstererem ben!” gibi birkaç bekçi repliğini hala günlük hayatta kullanırım.- denk geldik ve asla sırtımı dönemezdim bu filme. Öyle de oldu yaklaşık bir buçuk saat boyunca durduramadığım kahkahalar sonucu biraz ara vermem gerekti. Kitabın zamanından çalmıştım ve kitabı bitirmek istiyordum, bu yüzden çıkış saatim gecikmişti ve saat 16’yı biraz geçiyordu. Hazırlanıp çıkacaktım ki yemek yemem gerektiğini midemden gelen gürültülerle farkettim. Normalde çok da sevmediğim taze yeşil fasülyeye - bu yemeği bile özlemiştim ya hayret!!- nasıl giriştiğimi hatırladıkça gülmeme engel olamıyorum.

Salonun kapısına vardığımda saat 16.25 filandı. Kapıda çok büyük bir kalabalık yoktu. Önce şaşırdım; çünkü ilk beş maç dışında tüm maçlar kapalı gişe oynanmıştı. Niye salon dolmasın ki? Hem de böyle kritik bir maçta. Ayrıca herhangi bir etkinlik olduğunda belediyeden anons yapılır, ki bugün de yapılmıştı. Bu soruya cevap ararken merdivenlerden çıkmaya başladım, tribünler gözüme ilk iliştiğinde şaşkınlığım iyice arttı. Ve ayakta kaldım. Salonda bırakın oturmaya yer bulmayı, ayakta maçı izleyebileceğim tek bir yer bile yoktu. Göz gezdirdikten sonra pota arkasında ayakta durabileceğim ufak bir boşluk gördüm ve oraya doğru hareketlendim. Yürürken haliyle sahaya da bakmaya çalışıyordum. Gözlerim tekrar hedefime döndüğünde yaşlı bir teyzenin benden önce oraya varmış olduğunu gördüm. Haydaa!! Neyseki boyu kısaydı da çok sıkıntı yaratmıyordu –birkaç dakika sonra telefonu iyi ki çaldı da gitti teyze-. Kendime yer edinmenin rahatlığıyla düşünmeye yeni fırsat bulabilmiştim. Öncelikle bu salonu konserler veya etkinlikler dışında ilk kez bu kadar kalabalık görüyordum- çoğu konserde bile bu kadar kalabalık olmamıştı; bkz: Yeni Türkü Konseri-. Ayrıca bu maç ücretsiz bir etkinlik de değildi- Tamam en pahalı bilet 5 lira da-…

Kafamı biraz böyle oyaladıktan sonra ısınan oyuncuları merakla izlemeye başladım. Dediğim gibi takımı hiç izlememiştim. Oyuncu profilleri ve takımın oyun düzenleri hakkında çok bilgili değildim ve bu maça olan konsantrasyonumu artırmam gerektiğini gösteriyordu.

Maçı olabildiğim kadar objektif izlemeye çalıştım, tabi bunu bir nebze gerçekleştirebildim. Özellikle maç sonu kendimi kaybetmemek için çok çaba sarfettim. Oldukça zor ve yorucu bir maçtı. Maçı kazanmıştık; ama benim için daha önemli olan takımın portresini çıkartabilmekti. Her ne kadar izlenmesi ve takip edilmesi zor bir maç olsa da maçtan önemli çıkarımlar edinmiştim.

Takım oyuncu profillerinden dolayı farklı oyun içi opsiyonlarına sahip. Ofoegbu’nun pota altındaki bitiriciliğinden ve İsmail’in dış şutundan faydalanmak için p&r sonrası uzunları topla buluşturmak önemli hücum etkinliklerinin başında geliyordu, daha sonra takımda Ofoegbu dışında herkes dış şuta sahip olduğundan takımın bol bol üçlük attığını fark etmem çok da zor olmadı. Takım bir bakıma dört dış bir iç oynuyordu - Bu sistem bol bol şut atabilmek için en uygun düzendir, ki bunu 2009 senesinde Hidayetli Orlando’dan ezbere biliyordum. Ayrıca bu sene Newyork da bu yola başvurdu; ancak bu düzeni oynayan her takımda statik- yani kendine şut yaratamayan, durağan-şutörler bol bol bulunur. Bu sebepten bol penetreli, iç-dışlı, paslı bir sisteme sahip olmak zorundadır böyle takımlar. Ama  Yeşilgiresun top çevirme işinde aman aman iyi değil-. Bunun için guardların yine p&r sonrası yaptığı penetrelerle yardım savunmasında eksilen dipteki ve kanatlardaki forvetlere boş şutlar yaratması da en çok göze çarpanlardandı. Takım bol bol penetrelerle boş şutu yaratmaya çalışıyordu ve bunda gayet de başarılıydı. Bu başarılarını sadece maç başında veya mola dönüşlerinde değil ne zaman hücumda tökezleme belirtileri ortaya çıktıysa o zaman rahatlıkla buluyorlardı. Ancak isabet konusunda aynı şey geçerli değildi. Şutların yanı sıra mekaniğin en önemli dişlisi Alex’in – ortalama amerikalı üstü bir patlayıcılığı var ve bu penetrelerinde işine yarıyor, sadece onun işine değil tabii. Çok iyi bir sıçrama yüksekliği var, bunu şutlarında kullanabiliyor olması apayrı bir olay, dış şuttaki yeteneği ise gayet üst düzeyde. Öyle ki attığı üçlüklerin çoğunu 9 metre civarından atıyor. Ayrıca bitiriciliği de gayet iyi düzeyde. Olumsuz olarak tercihlerinden ve top sürerken biraz açıkta sürmesinden bahsedebilirim. Özellikle arkasında kalan savunmacının top çalmayla arası iyiyse top kaybı kaçınılmaz gibi oluyor.- tercihleri hücumu düzene sokmakta ya da işlerin iyice yoldan çıkmasına sebep olmaktaydı. Bilindiği üzere skorer oyuncuların çoğu tatmini zor egolara sahiptir, Alex’in de bu tarz bir ego problemi olduğu düşüncesindeyim. Tabi ki o kadar da tavan yapmış durumda değil ancak bu bazen takımı yoldan çıkarmasına yetiyor. Öyle ki bireysel düellolara kapıldığına birkaç kez şahit oldum. Elbette büyük oyuncu olabilmek için bazı düellolarda ilk sizin tetiğe basmanız gerekir, ama bu duruma takımın alışması çok da iyi bir şey değildir -ki ilerde bu söylemimde haklı olduğumu görecektim- İzlediğim maçta kendi kendisiyle girdiği düeolloyu kaybediyor ve gereksiz şutlara yöneliyordu, bu şut yüzdesini iyice görünmez yapmıştı. Takımın belli bir hücum şablonu vardı ve bu şablona uymalıydı. Maçın son çeyreğinde yapması gerekenleri yaptıkça savunma diğer tehditlere de önlem almak zorunda kaldı ve spacing olarak rahatlayan Alex, skor katkısını da yapınca cillop bir galibiyet elde edilmişti. Alex bu takımın bir numaralı hücum opsiyonu ve o hücumda birçok işi gerçekleştirirken savunmada da bir o kadar efor sarfetmesinin beklenmesi biraz ayıp kaçar. Yine de savunmaki çabası beklentilerimin -herhalde Beşiktaş’taki C.Jerrels gibi her perdede alttan geçerek yattığını düşünüyordum- üzerindeydi. Bu duruma sadece sahadaki bir adam daha iyi savunuluyor diye bakmak yanlış olur; çünkü Alex’in savunmada harcadığı enerjinin takım arkadaşlarının psikolojisini olumlu yönde etkilediğini ve böylece arkadaşlarının maça daha konsantre olmasını sağladığını düşünüyorum.

Takımın genel olarak savunmasında bariz sıkıntılar var ve bunun en büyük nedeni oyuncuların bireysel savunma yeteneklerinin üst düzey olmayışı. Örneğin uzunların low posta indirilen toplardaki yardım savunması hataları tırnak kemirten cinsten, ayrıca p&r savunmasında kısaların genelde geçilmesi ve savunmada oluşan gedikten geçen rakibin herhangi bir blok tehdidi ile karşılaşmaması ise saç baş yolduran cinsten zaaflar- ki buna tedavi olarak çokça alan savunması uygulatıyor Yücel hoca; ama günümüzde her takımın birçok iyi şutöre sahip olması (Memphis hariç) alan savunmasının uygulanma süresini kısaltıyor.- Bir diğer olay ise sene başından beri çanların çalmaktan aşındığı ribaundlar. Her ne kadar kısalar havuza düşen ribaundları almakta iyi olsalar da uzunların alması gerekenleri Hugolina yollarına düşmüş aşık gibi topluyordu rakipler. Bunun en büyük nedeni ribaundlarla haşır neşir olan Ofoegbu’nun hücumda çok yorulması ve savunmada da bir o kadar mücadele etmesi- iyi mücadele ediyor fakat box out ile o kadar uğraşıyor ki ribaundu unutuyor.-, bu durumda diğer uzunun veya uzunların yardımcı olması gerekir; ancak bu olmayınca rakibe yeni hücum şansları doğuyor.

Parkede işler böyle ilerlerken bir de işin saha dışı kısmı var. Saha dışının en büyük elemanı tabi ki seyircidir. Farkettiğim olumlu yönler açıkcası olumsuzlardan daha fazla, ki bu beni ayrıca mutlu etti. Öncelikle salon zaten gayet küçük ve tribünler resmen sahanın içinde- zaten seyirci baskısı yaratmak isteyen bir takımın sahip olması gereken salon tıpa tıp böyle olmalıdır. Bkz: Partizan Siemens Arena- , ayrıca seyirci desteğinin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz; ama gördüğüm kadarıyla oyuncular mental olarak çok demirden oyuncular değiller ve seyircinin ufacık kıvılcımı parkeyi yakmaya yetiyor. İşte bu yüzden seyircinin oyunu biliyor olması ve doğru yerlerde hakem üzerinde baskı kurması top çalma kadar değerlidir. Öyle ki taraftarlar her geçen maç oyun daha iyi öğrenmiş ve çıkarıkları homurtular gayet doğallaşmış, tabi ki İspanyol veya Yunan taraftarlar kadar değil.- kastım tereddütlü kararlarda tüm salonun aynı anda ayaklanıp hakem üzerinde baskı yaratabiliyor oluşları- Objektif olmak zorundayım, gerçekten takımın çıkarlarına uygun davranan taraftarlar olduğu kadar kendini bilmez, holiganlığın esiri olmuş birkaç kişi var. Maç içerisinde hakeme vurmaya çalışmak nedir Allah aşkına! Ama bunlar emin olun ki 3-5 kişiyi geçmiyor, umarım gözlerini açarlar ve yaptıklarının takıma zarar verdiğini görürler.

Dikkat ettiğimde gözüme çarpan hoşuklardan bir tanesi de taraftar yaş dağılımının olağanüstü güzelliği oldu. Demeye çalıştığım şu ki; şehirde gelişmeye devam eden bir üniversite ve birçok lise var bu yüzden öğrenci grupları tribünün büyük kısmını oluşturuyor, ancak geri kalan kısım ise ailesini kurmuş kişiler ve bu aileler topluca maça geliyorlar. Maça 3 yaşındaki çocuğuyla gelen de var 60lı yaşlardaki anne babasıyla gelen de… Tabi ki de halk takımı destekleme amacıyla geliyor salona; ancak taraftarların bunu haftosunu gerçekleştirdiği bir sosyal aktivite haline getirmesi benim için daha mutlu edici. Nedenini sorarsanız yeni bir paragraf…

 Barış Aydın - twitter.com/trequartistaa
İlgili Diğer Haberler
Yorumlar (0)Add Comment

Yorum yazın
Yazı Alanını Küçült | Yazı Alanını Büyüt

busy
 


Sosyal Medya ile Takip Edin!

Twitter Facebook Friendfeed RSS

Son Yorumlar

İddaa Basketbol Nası...
Nasıl bir farkı olacak ki bayan basketbolunun?
NBATR - İhsan Bayülk...
Çok güzel röportaj olmuş. Ben İhsan Bayülken...
7 Yıl Aradan Sonra P...
İnşallah bu sene de playoff yapaca Efes.
Howard'ın Dönüş Tari...
Howard gerçekten başa bela bir oyuncu, sürekli ...
Kevin Martin de Saka...
sitenizde iletisim adresi göremedik. Reklam verme...
NBATR - İhsan Bayülk...
Semih Erden basketbola verdi kendini. nba günleri...
İddaa Basketbol Nası...
tr bayan basketbol nasıl oynanır kuralı warmı ...
İddaa Basketbol Nası...
arkadaslar tr bayan basketbol nasıl oynanıyo bı...
Michael Jordan EFSAN...
Meryem mesajını çok geç gördüm kusuruna bak...
NBA'in En İyi Oyuncu...
bune ya michael jordan

© 2004 - 2013 | Türkiye'nin NBA ve Basketbol Portalı | nbatr.com


Sitede yer alan haber ve yazılar Kaynak gösterilmeden herhangi bir medya ortamında yayınlanamaz.!

NBA

NBA Basketbol
NBA TV NBA TV izle