MEMO: İLK YILLAR
İstanbul’dan Bursa’ya uzanan yolda küçük bir sahil kasabası olan Yalova’da, 26
Mayıs 1979’da doğdu Abdullah ve Nimet Okur’un tek oğulları Mehmet Okur. Okur
çiftinin ilk çocuğu, Mehmet’ten 7 yıl önce, 1972’de doğan kızları Yasemin’di.
Mehmet’ten 7 yıl sonra, 1986’da ise çiftin ikinci kızı Seda dünyaya geldi. Bu
beş kişilik ailenin kökleri ise bir taraftan Bosna’ya ve diğer taraftan ise
günümüzde büyük bir bölümü Gürcistan sınırları içerisinde bulunan büyük
Kafkasya’ya ve Ukrayna’ya dayanıyordu. Mehmet Okur’un ismini aldığı kişi olan
büyük büyük babası Mehmet Bey, Bosna-Hersek’te imamlık yaparken Türkiye’ye,
Adapazarı’na göç etmiş. Onun oğlu Mahmut ise Zehra adında bir kızla evlenmiş ve
Abdullah’ı dünyaya getirmişler. Nimet Okur’un ailesi ise dünyanın farklı
bölgelerinden gelmişler. Annesi Fatma Hanım Ukrayna vatandaşı iken, babası
Süleyman Baştimur ise bir Kafkasyalı imiş. Kısacası Abdullah ve Nimet Okur’un
kaderlerini birleştiren ve bir aile kurmalarını sağlayan, dünyanın farklı
bölgelerinden Türkiye’ye göç eden ve onları burada dünyaya getiren ataları
olmuş. Onlara göre sahip oldukları genler, birlikte yarattıkları yeni
jenerasyonun geleceğinde büyük etkiye sahip. Örneğin Mehmet’in sahip olduğu güç
ve dayanıklılık büyükannesi Fatma’nın kişiliğinin mükemmel bir yansıması
niteliğinde. Halen hayatta ve sağlıklı olan Fatma, gençliğinin büyük bir
bölümünü II. Dünya Savaşı sırasında Polonya’daki Alman toplama kamplarında
geçirmiş. Bugün Ukrayna olarak adlandırılan topraklarda gerçekleşen Nazi
istilası sırasında esir alınan Fatma Hanım tam anlamıyla cehennemi yaşamış. Çoğu
günler kuru bir ekmek parçası ile yaşamını devam ettirmek zorunda kalmış. Ancak
hayatta kalacak kadar zeki ve dayanıklıymış. Kısa zamanda Almanların çoraplara
ve saçlara ekstra dikkat ettiğini fark eden Fatma Hanım, çoraplarını
olabildiğince temiz ve saçlarını mümkün olduğunca toplu tutmuş. Bu sayede ve
kampta görevli onbaşıya ölmüş olan kızını hatırlatıyor olmasının da sayesinde
Fatma Hanım kampta diğer mahkumlara oranla çok daha özgür hareket etme şansını
yakalamış. Kampı çevreleyen dikenli tellerin altından gizlice geçerek ve
nöbetçileri atlatarak kampın yanındaki patates tarlasına giderek patates
toplayan Fatma Hanım, büyük zorluklarla taşıdığı patatesleri kamptaki kömür
ocağında pişirerek diğer mahkumlara dağıtacak kadar cesur, akıllı ve
merhametliymiş. Gerçek bir beyefendi olan Süleyman Baştimur ise Akdeniz
Olimpiyatları’nda güreş dalında şampiyonluğa ulaşan bir sporcuymuş. Müthiş bir
güreşçi olan Süleyman Bey hiç kuşkusuz farklı koşullar altında sonraki yıllarda
Dünya ve hatta Olimpiyat şampiyonu olabilecek yeteneğe de sahipmiş.
Abdullah Okur, ailesi buraya taşındıktan sonra Yalova Belediyesi’nde çalışmaya
başlayan bir memurdu. İş konusunda oldukça becerikli olan Abdullah Bey, ucundan
tuttuğu her işin altından kalkabilen ve ailesi için her zaman elinden gelenin en
iyisini yapan bir adamdı. Sıfırdan başlamak hiçbir zaman kolay olmadı. Diğer
birçok göç etmiş aile gibi Okur’lar da hayata sıfırdan başlamak zorunda
kalmışlardı. Bu nedenle de Mehmet ve kız kardeşleri için hayatın ilk yılları pek
de kolay olmadı. Mal varlıkları yoktu, ancak aile içerisinde her zaman sevgi
ortamı hakimdi ve aile üyeleri birbirlerine destek olmak konusunda fazlasıyla
cömertti.
Nimet Okur büyük kızları Yasemin’i de, Mehmet’i de evlerinde bir ebe yardımıyla
doğurmak durumunda kalmıştı. Belediye için çalışan Sevim adındaki ebe Nimet
Hanım Mehmet’e henüz bir aylık hamileyken kendisine sağlıklı ve iyi bir erkek
çocuk sahibi olacağını söylemişti. Ebeler arasında yaygın bir yöntem olan bu
tahmin konuşması hem annelere yardımcı olmak, hem de doğum bittiğinde iyi bir
bahşiş almak için yapıldığından, Nimet Hanım ebe’nin sözlerini pek de dikkate
almamıştı. Fakat ebe’nin ısrarlı kehaneti, 1½ aylık bir bebek olan Mehmet’i ilk
kez doktora götürdüklerinde halen Nimet Hanım’ın kulaklarında çınlıyordu. Mehmet
tam 63 cm. boyundaydı. Karamürsel’de bir A.B.D. Donanma Üssü vardı. Orada
Mehmet’i muayene eden bir doktor Abdullah ve Nimet Okur çiftine, oğullarının
Amerikan standartlarının dahi üzerinde bir büyüme göstereceğini söyledi. I.
Dünya Savaşı sırasındaki zorlu yıllar sonrasında II. Dünya Savaşı sırasında ve
sonrasında Türkiye’de yaşanan kıtlık; bebekler, genç erkekler ve bayanlar için
“Amerikan Standartı” kavramını Türk aileleri için son derece önemli bir ölçü
birimi haline getirmişti. Bu olaydan yıllar sonra, aynı doktorun bir tatil
sırasında Okur ailesiyle karşılaşması ve boyu 2 metreyi aşan Mehmet’i gördükten
sonra Nimet Okur’a dönerek “Ben size söylememiş miydim?” demesi ise çok ilginç
bir tesadüf ve unutulmayacak bir olaydı.
Bugünkü haline bakarak Mehmet’in kolay bir bebeklik dönemi geçirdiğini ve
çabucak büyüdüğünü düşünmek büyük bir hata olur. Neredeyse 1½ yaşına kadar
Mehmet oldukça kötü bir öksürükle boğuştu. Doktorların bronşit teşhisi koyduğu
bu rahatsızlık, Mehmet’in geceleri uyumasını güçleştirirken, anlaşılamaz bir
şekilde öksürük gecenin karanlığı çöktükçe ve zaman geçtikçe daha da kötüye
gidiyordu. Ebeveynlerin çok iyi bildiği üzere uyumayan bir bebek aynı zamanda
uyumayan aileler demektir. Abdullah Okur’un yoğun ve yorucu iş temposu nedeniyle
Mehmet’in yatağının başında 1½ yıl boyunca her gece beklemek anne Nimet Okur’a
düştü. Bebeğini uyutabilmek için akla gelebilecek her türlü yöntemi deneyen
Nimet Okur denemelerinden bir tanesinde bir nebze olsun başarıya ulaştı.
Mehmet’i ayağında sallayarak uyutmayı deneyen Nimet Hanım bu uğraşında kısa
periyotlar için de olsa zaman zaman başarıya ulaşmanın zevkini ve mutluluğunu
yaşadı. Kimi geceler Tanrı’ya 10-15 dakikalık deliksiz bir uyku için yalvaracak
duruma gelen Nimet Hanım, Mehmet neredeyse 2 yaşına geldiğinde doktorların
verdiği bir haberle sarsıldı. Doktorlar küçük Mehmet’in astım olduğunu
söylemişti. Derin bir üzüntü yaşayan Nimet Hanım buna rağmen yılmadı ve bir an
önce oğlunu bu hastalıktan kurtarabilmenin arayışına girdi. Aile çevresinde
astımı olan bir akraba bulan Nimet Hanım, ondan saf zeytinyağına yatırılmış
“damla sakızının Mehmet’e iyi gelebileceğini öğrendi. Saf zeytinyağında tam
sekiz gün dinlendirdiği damla sakızını dokuzuncu gün koca bir kaşıkla küçük
Mehmet’ine verdi. Bu mucize iksir(!)in yarattığı sonuç ise formülü veren kişiyi
dahi hayrete düşürecek nitelikteydi. Mehmet’in vücudu mümkün olan her şekilde
solunum yollarındaki balgamı dışarı atıyordu. Nimet Okur o günü oğlunun yeniden
doğduğu gün olarak ilan etti.
Artık sağlık problemlerinden kurtulmuş olan Mehmet, günde ortalama 4 litre taze
süt içiyordu. Mehmet’in her geçen gün artan iştahı da heybetli bedenine ihanet
etmiyordu. Sürekli büyükannesine giderek annesinin hazırladığı porsiyonların
kendisine yetmediğinden yakınan Mehmet, daha fazlasını istiyordu. Fatma Hanım
ise onun favorisi olan tostu mümkün olan en büyük şekilde hazırlamakla meşgul
oluyordu. Büyükannesinin iki, üç ve hatta dört katlı dev tostlarını büyük bir
afiyetle yiyen Mehmet, ne var ki kazandığı enerjiyi derslerine kafa yorarak
değil, Atari salonlarında vakit geçirerek harcıyordu. O dönemde Türkiye’nin
büyük şehirlerinde mantar gibi çoğalan Atari salonlarına diğer tüm çocuklar gibi
büyük ilgi duyan Mehmet, gününün büyük bölümünü Atari oynayarak ya da futbol
oynayarak geçiriyordu. Ama çocuklar Atari salonlarında değil, ders başında vakit
geçirmeliydi. Küçüklüğünden itibaren pratik ve keskin bir zekaya sahip olan
Mehmet de bunun pekala farkındaydı. Bu yüzden haylazlıklarını örtbas etmek için
okul konusunda elinden gelenin en iyisini yaptı. Okul tarafından eve gönderilen
uyarı mesajlarını postacının posta kutusuna atmasını sabır ve dikkatle bekleyen
Mehmet, anne ve babası görmeden bunları ele geçirerek imha etmek konusunda
uzmanlaşmıştı. Okul çareyi her gün Mehmet’i okula getirmesi için Atari salonuna
bir çocuk göndermekte buldu. Ancak Mehmet çocuğu karşısında her gördüğünde
sinirlenmeden önce orayı terk etmesini istiyor ve amacına da ulaşıyordu.
Devamsızlığının 19. gününde neyse ki okuldan gelen uyarı mesajı Abdullah ve
Nimet Okur çiftine ulaştı. O gün mesajın eve ulaşması hayati önem taşıyordu
çünkü Mehmet okulu bir gün daha kırmış olsa, bir dönemde 20 gün devamsızlık
yaptığı için okuldan atılmış olacaktı.
KALE ÇİZGİSİNDEN SERBEST ATIŞ ÇİZGİSİNE…
Abdullah Bey ve Nimet Hanım, küçük Mehmet’in okula ve derslerine olan ilgisini
canlandırmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Aslında Mehmet son derece
zeki bir öğrenciydi ve şayet okula biraz olsun vakit ayırabilmiş olsaydı hiçbir
problem yaşamayacaktı. Sonunda ailesi Mehmet’in gerçek dünya ile tanışması
gerektiğine karar verdi. Bu şekilde Mehmet’in okulun kıymetini anlayacağını ve
okula daha bir tutkuyla bağlanacağını düşünmüşlerdi. İlk önce Abdullah Bey, eski
Dodge kamyonetinin arkasında plastik araç-gereçler satacak bir akraba buldu.
Henüz 13 yaşında bile olmayan Mehmet kamyoneti kullanacak olan kişiydi. Her ne
kadar ailesi onun iş hayatının yoruculuğu ve acımasızlığı karşısında yılarak
okul hayatına dönmek isteyeceğini düşündüyse de Mehmet yaptığı işten ve
kariyerinden son derece memnundu. Direksiyon arkasında, genç Mehmet ileride
Formul 1 şoförü olabilecek gelişmeyi gösteriyordu. Bu durumun Memo için bir
eğlenceye dönüştüğüne kanaat getiren Abdullah Okur amacına bu yolla
ulaşamayacağını anlayınca taktik değiştirdi ve Mehmet’i Yalova Belediyesi için
çalışan bir çay bahçesinde işe koydu. Mehmet burada saatlerce çalışacak ve çay
bahçesine gelen müşterilere sıcak çay servisi yapacaktı. Abdullah Bey’de, sağdan
soldan emir almaya alışık olmayan Mehmet’in bu işten sıkılarak kısa bir süre
içerisinde okula dönmek isteyeceği yönündeki düşüncesi hakimdi. Bu arada
kaçınılmaz bir gerçekse Mehmet’in boş zamanlarında oynadığı futbola olan
düşkünlüğü idi. Yalova Acar Spor Kulübü altyapısında kalecilik yapan Mehmet
gelecek vadeden bir oyuncu olarak gösteriliyordu. Ancak zamanla küçük bir sorun,
aslında bir boyut sorunu ortaya çıktı. Futbol kalesi Mehmet’in önünde durması
için çok küçük kalmaya başlamıştı. Hayat çoğu zaman insanın doğru zamanda, doğru
yerde olmasından ibarettir. Mehmet’in ilk kez doğru zamanda doğru yerde oluşu, o
yaşına kadar çok az ilgi gösterdiği bir sporu yaparken gerçekleşti. O dönemde
popüler olmaya başlayan NBA (A.B.D. Ulusal Basketbol Ligi) maçlarını seyretmeye
ve gelişmeleri takip etmeye çalışıyordu. Devlet televizyonu “TRT” bazen NBA
maçlarını ekrana getiriyor ve Mehmet de bu maçları izliyordu. NBA maçlarını
izlemesine rağmen gerçek bir basketbol maçında yer almak Mehmet için birbirinden
çok farklı iki olguydu. Ancak Mehmet televizyondan öğrendiklerini bir gün
sokakta uygulamaya çalışırken Orhan Gazi Göktaş fabrikaları basketbol antrenörü
Ahmet Bey’in dikkatini çekti. Mehmet’te büyük bir potansiyel olduğunu fark eden
tecrübeli antrenör Mehmet’in takımıyla birlikte idmanlara çıkmasını sağladı.
Yeteneğinin yanı sıra, 14 yaşına basmaya hazırlanan Mehmet’in neredeyse 1.92
metreyi bulan boyu da fark edilmeye başlandı. Abdullah Okur da artık futbolun
sadık bir Fenerbahçe taraftarı olmanın ötesinde Mehmet’in geleceğinde bir yere
sahip olamayacağını anlamıştı. Diğer yandan Mehmet’in okula olan ilgisizliğini
ve onun bir alim olmayacağı gerçeğini de kabul eden Abdullah Bey, oğlunun
basketbol ile daha ciddi bir şekilde ilgilenmesinin zamanının geldiğine karar
verdi. Doğrusu ailelerin çocuklarını basketbol öğrenmeleri için eğitimli
antrenörlere 7-8 yaşında emanet ettikleri gerçeği düşünüldüğünde 14, basketbola
başlamak için pek de ideal bir yaş değildi. Buna rağmen Abdullah Okur oğluna
duyduğu büyük güven ve inanç ile hareket ederek, Mehmet’in tıpkı yapmaktan
hoşlandığı diğer aktivitelerde olduğu gibi (futbol oynamak, araba kullanmak vb.)
basketbolda da başarılı olacağından emindi.
Abdullah Bey birçok alanda çevresinin geniş olduğunu iyi bildiği teyzesinin oğlu
Cevat Pilav’a telefon etti. Cevat Bey’den kuzenine gelen öneri ise Bursa’da
faaliyet gösteren Türkiye Birinci Basketbol Ligi kulüplerinden Oyak Renault’un
genel menajeri Atilla Tapşın’ı ziyaret etmesi oldu. Bu noktada Mehmet için bir
başka olumlu gelişme de Oyak Renault’un şampiyonluk hedefleyen bir takım
olmaktan çok, altyapısına önem veren bir kulüp olmasıydı. Bursa’nın, Yalova’dan
araba ile sadece 1,5 saat uzaklıkta oluşu da Okur ailesinin küçük oğullarını
ziyaret edebilmesi ve onun maçlarını seyredebilmesi için elverişli bir durumdu.
Oyak Renault 1. Ligde iyi bir durumdaydı ve kulübün başkanı da yakın bir
akrabanın arkadaşıydı. Sonuç olarak Mehmet’in basketbol kariyerine başlaması
için her şey hazırdı. Böylece kale çizgisinden serbest atış çizgisine geçiş de
tamamlanmış olacaktı. Aslında okul hayatının sona ereceği düşünüldüğünde,
basketbol Mehmet için kutsal sayılabilecek bir fırsattı. Okula döndü ve sonunda
Cem Sultan Lisesi’ni bitirdi.
BİR YILDIZ DOĞUYOR
Mehmet, Oyak Renault kulübünün evinden uzak olan altyapı oyuncuları için kurduğu
yurtta kaldı. Basketbola çok geç yaşta başlamış olmasına karşın büyük bir
yeteneğe sahipti. Şayet bu yetenek zamanında işlenir ve doğru ellerde şekillenir
ise Mehmet çok iyi bir 1. Lig oyuncusu olabilirdi. Hatta biraz şans ile Türk
Milli Takımı’nın kilit oyuncularından bir tanesi dahi olabilirdi. Ancak hiç
kuşkusuz önünde daha çok uzun bir yol vardı ve ne kadar iyi olacağını
belirleyecek kişi de yine kendisiydi. İlk antrenörü yıldızlar kategorisinde
İsmail Doğrutekin oldu. Fakat, A Takım antrenörü Mete Babaoğlu’nun Mehmet’i fark
etmesi de uzun sürmedi. Belki henüz çok hamdı ama bu sevimli çocukta farklı bir
şeyler vardı. Faruk Akagün’ün Oyak Renault antrenörü olarak göreve geldiği
sıralarda Türkiye Yıldız Milli Takımı’nın antrenörü Nihat İziç de Mehmet’in
varlığından haberdardı. Türkiye Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel’in
o dönemdeki rüyası ve hedefi 2001 yılında düzenlenecek olan Avrupa
Şampiyonası’nı İstanbul’a almak ve bu önemli şampiyonada madalya kazanmaktı. O
zamana kadar Türk basketbolunda duyulmamış nitelikteki bu hedef doğrultusunda
Turgay Demirel, Galatasaray’dan eski takım arkadaşı ve bir Bosnalı olan Nihat
İziç’e güvendi. Demirel tarafından yeni oyunculardan oluşan bir grup yaratmakla
görevlendirilen İziç, bu amaçla yola çıktı. 1979 doğumlu oyuncuların bu grubun
iskeletini oluşturmasına karar verilmişti. Demirel ve İziç ikilisi 1984 yılında;
San Antonio Spurs’ten Hidayet Türkoğlu, Efes Pilsen’den Kerem Tunçeri ve
Ülkerspor’dan Arda Vekiloğlu gibi oyuncuların bu grubun çekirdeğini
oluşturmasına karar vermişlerdi. Şimdiyse İziç, Mehmet’in de bu gruba dahil
olmasını istiyordu.
Durmaksızın uzayan boyu nedeniyle sona eren kalecilik günleri Mehmet’in
ayaklarını çabuklaştırmış ve ona basketbolda çok değerli bir özellik olan
ayaklarına çok hakim olma ayrıcalığını kazandırmıştı. Bu vasıf özellikle uzun
oyuncularda bu ayrı bir önem taşıyordu. Ayrıca, bir kaleci olarak Mehmet çok
yumuşak ellere ve önüne atılan her topu yakalayabilme becerisine sahipti. Bu da
onun için çok değerli bir başka vasıftı. Basketbolda tecrübeli değildi ama çabuk
öğreniyordu. Sıçrama ve yükselme konularında kendisini geliştiriyor ve
arkadaşlarıyla arasındaki mesafeyi hızla kapatıyordu. Mehmet aynı zamanda
karakter olarak da olgunlaşıyordu. Geleceği hakkında fikir sahibi olmaya
başlayan ve görmeye başladığı ilginden son derece memnun olan, iyi görünümlü bir
genç adam olarak arkadaşları ona “yakışıklı” lakabını takmışlardı. Mehmet oyuncu
ve insan olarak olgunlaşmaya ve gelişmeye devam ederken Oyak Renault A
Takımı’nda işler pek de iyi gitmiyordu. O sezon 1. Lig’den, 2. Lig’e düşen Oyak
Renault’un bir sonraki sezon yeniden 1. Lig’e dönmesine yardımcı olan 17
yaşındaki A Takım oyuncusu Mehmet, böylece üst seviyedeki takım başarısının
verdiği tarifsiz hazzı da ilk kez tadıyordu. Takımının 2. Lig’de mücadele ettiği
1996-97 sezonunda yedek soyunan Mehmet, buna karşın oyuna her girdiğinde olumlu
bir şeyler yapıyordu. 1996-97 sezonu aynı zamanda Mehmet’in Oyak Renault Yıldız
Takımı’nı, Türkiye Şampiyonası’nda Efes Pilsen ve Tuborg’un ardından 3.’lüğe
taşıdığı sezondu. 1997-98 sezonu ise Mehmet’in 1. Lig’de oynadığı ilk sezondu.
Basketbol oynamaya sadece 4 yıl önce başlamış 18 yaşındaki bir çocuk için
oldukça iyi bir performans sergileyen Mehmet o sezon aldığı kısıtlı dakikalarda
4.4 sayı-3.3 ribaund ortalamaları ile oynadı.
KUPALAR, KUPALAR VE DAHA FAZLA KUPALAR
Şampiyonluklar ve kupalar mevzu bahis olduğunda çok az oyuncunun ismi akıllarda
hemen çağrışım yapar. Ancak Oyak Renault’tan, 1998-99 sezonuna geniş bir bütçe
ve büyük hedeflerle giren Tofaş’a transferiyle birlikte Mehmet Okur gerçek bir
kupa koleksiyoncusu olmaya başlayacaktı. Bursa’da bulunan bir başka 1. Lig
takımı olan Tofaş birkaç yıl verilen mücadelenin ardından, o sezon “Şampiyon ol,
ya da yok ol” parolası ile yola çıktı. Takımın yeni antrenörü Hırvat teknik adam
Jasmin Repesa, Mehmet’in potansiyeli karşısında şaşkına döndükten hemen sonra
Tofaş yönetimine bu oyuncuyu kesin olarak kadrosunda görmek istediğini belirtti
ve onunla uzun vadeli bir kontrat imzalanmasını tavsiye etti. İşin transfer
kısmı pek güç olmadı, ancak uzun vadeli kontrat kısmı gerçekleşmedi. Çünkü bu
tarz uzun vadeli kontratların oyuncuların geleceği açısından büyük tehlike
yarattığı bir gerçekti. Şayet yetenekli bir oyuncu uzun vadeli kontrat
imzaladıktan sonra büyük bir çıkış gösterir ve potansiyelinin üst noktalarına
kadar tırmanırsa, var olan kontratı nedeniyle yüzbinlerce hatta milyonlarca
dolardan olabilirdi. İşte bu nedenle Mehmet Okur adımlarını yıldan yıla atma
kararı aldı.
Eski NBA oyuncusu David Rivers, eski NCAA yıldızı Steve Rogers, güçlü pivot
Rashard Griffith ve Hırvat keskin şutör Slaven Rimac’ı kadrosuna katan Tofaş o
sezon kaliteli yabancılara sahipti. Kulüp ayrıca Bosna doğumlu Türk Milli pivot
Asım Pars’ı da günümüzde halen rekoru kırılamayan bir transfer ücreti
karşılığında son şampiyon Ülkerspor’dan almayı başarmıştı. Repesa, Mehmet’in
potansiyelini ve yapabileceklerini farkında olmasına karşın büyük paralara
alınan Asım Pars’ı oynatmak ve ona daha fazla şans tanımak konusunda ısrarcıydı.
Çünkü bu seçim yönetimi de mutlu ediyordu. Mehmet o sezon maç başına 12.4 dakika
forma şansı buldu ve 4.6 sayı-4.3 ribaund ortalamalarına ulaştı. Tofaş’ın, şut
yetenekleri ve şut mesafeleri çok sınırlı olan ve bu nedenle de pota altında
neredeyse birbirlerinin ayaklarına basmak zorunda kalacak kadar yakın oynayan
iki uzunu Rashard Griffith ve Asım Pars’ın arkasında kalan Mehmet buna rağmen
sahip olduğu %52.6’lık üç sayı şut yüzdesi ile takım için taze bir nefes
gibiydi. O sezon sonunda Tofaş; Türkiye Kupası, Türkiye Ligi, Türkiye Play-off’ları
ve de Cumhurbaşkanlığı Kupası’nda şampiyonluğa ulaştığında, Repesa’nın her
fırsatta farkını gösteren Mehmet’i artık kenarda çok fazla tutamayacağı da
açıkça görülüyordu.
NBA'E ATILAN İLK ADIMLAR
O yaz, sezon biter bitmez Mehmet Okur Amerika’da bazı kamplara katılmak için
planlar ve hazırlıklar yaptı. Bunlardan en önemlileri uzun oyuncu kamplarıydı ki
burada Mehmet Avrupa dışındaki bir platformda kendisini görme ve yeteneklerini
ölçme şansını yakalayacaktı. Kendi takımında dahi ilk 5 başlamayan bir oyuncu
için belki bunlar abartılı adımlardı, ama o yaz Mehmet kendisinin ne kadar iyi
bir oyuncu olduğunu anladı. Katıldığı kamplarda karşısına çıkan rakiplerden
kimileri ondan daha geniş, kimileri daha uzun, kimileri daha çabuk, kimileri
daha iyi sıçrayan ve kimileri de daha tecrübeliydi. Ama o hepsiyle başa çıkmanın
bir yolunu buldu.
Her ne kadar antrenörlerinin kendisine daha fazla sorumluluk verecek kadar güven
duygusu bulunmasa ve halen takım arkadaşlarının arkasında kalıyor da olsa
Mehmet, Türk Milli Takımı’ndaki yerini sağlamlaştırıyordu. Tofaş için 1999-2000
sezonu da bir öncekinden farklı olmadı. Bursa ekibi Türkiye’de kazanılması
mümkün olan tüm kupaları müzesine götürmeyi başardı. Bununla birlikte o sezon
Mehmet için farklı olan birçok şey vardı. Sezonun ortalarını biraz geçmişken,
antrenör Repesa takımının Euroleague’deki başarısızlığı nedeniyle istifa etti.
Onun yerini alan ise genç yardımcı antrenörü Tolga Öngören oldu. Genç antrenör
Mehmet ile antrenmanlar öncesinde ve sonrasında özel olarak ilgilendi ve onun
kendisini geliştirebilmesi adına düzenli olarak ona zaman ayırdı. Takımın
Öngören’in kontrolüne geçmesiyle birlikte sahip olduklarını ve yeni
öğrendiklerini gösterme fırsatını yakalayan Mehmet o sezonu özellikle de play-off’lardaki
üstün performansı ile 6.7 sayı-5.3 ribaund ortalamaları ile tamamladı.
Eurobasket sitesi tarafından Türkiye Ligi’nde “en iyi ikinci beş”e seçilen
Mehmet, Türkiye Kupası Dörtlü Finali’nde ise “En değerli oyuncu” seçildi. Sezon
bittiğinde ve yaz geldiğinde ise yine Amerika’ya gitme zamanıydı. Genç oyuncusu,
o yaz erken aday olarak NBA Draftı’na (seçmelerine) girmeye karar verdi.
Seçmeler öncesinde NBA takımlarının izleyeceği özel idmanlardaki performansına
göre ise ya bu karardan vazgeçecekti, ya da seçmelere katılacaktı.
Mehmet kendisine olan güvenini arttırıyor ve oyununu geliştirmeye devam
ediyordu. Ancak seçmelerin hemen öncesinde Mehmet , en azından bir sezon ilk beş
oynama tecrübesini yaşamak için Tofaş’ta kalmaya, en doğru tercihin bu olduğuna
ve seçmelere bir sonraki yaz girmeye karar verdi. Bu mükemmel planda sadece bir
şey ters gitti. Türkiye’de spor camiasını şok eden bir kararla Tofaş kulübü
basketbol şubesini kapatma kararı aldı. O sezon ilk beş başlayacak olmanın
heyecanı içerisinde olan Mehmet de böylece bir anda takımsız kalmış oldu.
Avrupa’dan üst düzey takımların ilgilendiği Mehmet, NBA seçmeleri sadece 1 yıl
uzaktayken Avrupa’da yeni bir maceraya atılmanın riskli olacağına karar verdi.
Türkiye’deki takımlar da Mehmet’e yakın ilgi gösteriyordu. Ve sonunda Mehmet,
Efes Pilsen ile 1 yıllık kontrat imzaladı.
O sezon Efes Pilsen’in tek bir hedefi vardı: Suproleague’de Final-Four oynamak.
Mehmet de bu hedef doğrultusunda Efes Pilsen’in önemli kozlarından bir tanesi
olacaktı. Ancak bu önemli koz, antrenör Oktay Mahmuti tarafından her nasılsa
derhal kenara alınıverdi. Mehmet Suproleague’de 8.9 sayı-6.2 ribaund
ortalamaları ile oynarken, Efes Pilsen de Final-Four hedefine ulaşıyor ve
Avrupa’da 3. oluyordu. Diğer yanda ise Türkiye Ligi Şampiyonluğu finalde
Ülkerspor’a kaybedildi. Ancak Türkiye Kupası Dörtlü Finali’nde üstün bir
performans sergileyen Mehmet, hem ardı ardına 3. kez Kupayı havaya kaldırıyor
hem de üst üste 2. kez Dörtlü Final’in “En değerli oyuncu”su seçiliyordu.
Sezon bittiğinde Mehmet’e yine tatil yoktu. Yorucu bir deneme idmanı (workout)
trafiğinin ardından görüldü ki Mehmet’in ilk turda seçilme şansı, Efes Pilsen’de
ilk beş başlamamış olmasından dolayı önemli derecede azalmıştı. Ancak
idmanlardaki ve denemelerdeki başarılı performansı o’na hep hayalini kurduğu
rüyanın ilk turda olmasa dahi gerçekleşeceği güvencesini veriyordu. Bir dizi çok
yorucu ancak bir o kadar da etkileyici ve başarılı geçen deneme idmanının
ardından Mehmet Okur Türkiye’ye dönmeye hazırdı. Detroit Pistons takımının
uluslararası yetenek avcısı Tony Ronzone eski bir NBA yıldızı olan kulüp başkanı
Joe Dumars’ı, Mehmet’i seçmelerin yapılacağı günün sabahında özel bir idmanda
izlemeye ikna etti. Ronzone bir süredir Mehmet’i oldukça yakından takip ediyordu
ve o da birçok NBA gözlemcisi, genel menajeri ve başkanı gibi Mehmet’in nasıl
olup da Efes Pilsen’de ve Milli Takım’da ilk beş başlamadığına anlam
verememişti. Uzun lafın kısası, Mehmet o sabah Joe Dumars’ı, John Hammond’ı,
antrenör Rick Carlisle’ı ve de kendisine bu fırsatı yaratan Ronzone’yi
kaçırılmaması gereken bir yetenek olduğuna ikna etmeyi başardı. Mehmet o kadar
etkileyici bir performans sergilemişti ki bu özel idmanı seyreden eski “Bad Boy”
(1980’li yılların sonunda NBA’de iki şampiyonluk kazanan ve “Bad Boys” olarak
anılan unutulmaz Detroit Pistons kadrosunun üyelerine takılan ad) Rick Mahorn,
idmanın 15. dakikasında Dumars’a giderek “Öyle görünüyor ki, adamını buldun”
demekten kendisini alamadı.
Mehmet aynı akşam New York’daki ünlü Madison Square Garden Salonu’nda yapılan
Draft gecesine (seçmeye) katıldı. İlk turda 9. sıradan seçme hakkına sahip olan
Detroit Pistons Rodney White’ı seçti. Pistons’lı yöneticiler ikinci tur 38.
sıradaki ikinci seçme hakları geldiğinde Mehmet’in çoktan seçilmiş olacağından
eminlerdi. Ancak ne zaman ki; Boston Celtics 11. sıradan Kerick Brown’ı, Orlando
Magic 15. sıradan Steven Hunter’ı, Charlotte Hornets 16. sıradan Kirk Haston’ı,
Toronto Raptors 17. sıradan Michael Bradley’i, New Jersey Nets 18. sıradan Jason
Collins’i ve de Houston Rockets 34. sıradan Terence Morris’i seçti, Pistons da
38. sıradaki hakkını halen boşta olan Mehmet için kullanma şansını yakaladı.
NBA BEKLEYECEK
NBA Seçmeleri tamamlandıktan sonra Mehmet ertesi gün Detroit’te Başkan Joe
Dumars ve Pistons’ın ilk tur seçimi Rodney White ile birlikte bir basın
toplantısına katıldı. Detroit kulübünün Mehmet ile derhal sözleşme imzalamak ve
o’nu bir sonraki sezon Pistons forması giyerken görmek istediği açıktı. Ancak
Mehmet bu kez gerçekten ilk beş başlayacağı bir sezonun kendisine büyük artılar
getireceği inancıyla hareket ederek Efes Pilsen ile 1 yıllık kontrat imzalamak
üzere Türkiye’ye döndü.
O yaz Türk basketbol tarihi için unutulmazdı. Türkiye ev sahipliği yaptığı 32.
Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda, tam 10 yıldır Turgay Demirel’in hayal ettiği,
planladığını gerçekleştirdi ve Sırbistan-Karadağ’ın ardından 2. oldu ve gümüş
madalya kazandı. Mehmet, Hırvatistan maçında ayak bileğini burkmasına rağmen
turnuva boyunca iyi oynadı. Milli Takım kariyerinde ilk kez Ankara’daki İspanya
maçında sahaya ilk beşte çıkan Mehmet, Joe Dumars’ın da izlediği ölüm kalım
maçında Pau Gasol’a karşı inanılmaz bir performans sergiledi. Dumars’ı kendisini
seçerek doğru tercih yaptığına ikna eden Mehmet, o’nun İstanbul’daki ikinci tur
maçlarını izlemesine gerek bırakmadı. Dumars o günlerde ulusal bir kanalımıza
verdiği demeçte “Buraya görmeye geldiğimi gördüm” diye konuştu. Gümüş madalyaya
olan katkısının ardından Mehmet, Efes Pilsen’de sonraki günlerde Türk basketbol
tarihinin en iyi pota altı ikililerinden bir tanesini oluşturacağı yeni takım
arkadaşı Kaspars Kambala’nın yanındaki ve ilk beşteki yerini garanti altına
aldı. Türkiye Kupası’nı ve Lig Şampiyonluğunu kazandıkları o sezon Mehmet 13.5
sayı-8.5 ribaund-1.5 asist-1.0 top çalma ortalamalarına ulaştı. Her ne kadar
Efes Pilsen’in Avrupa’da bir kez daha Final-Four oynama hedefi gerçekleşmediyse
de, Mehmet Euroleague’de 12.1 sayı-6.6 ribaund-1.1 blok ortalamalarıyla oynadı.
INDIANAPOLIS
O yaz Indianapolis’te düzenlenecek olan 14. Dünya Şampiyonası Türkiye için çok
önemliydi. 2001 Avrupa Şampiyonası’nda kazanılan gümüş madalyanın ardından
Türkiye şimdi gücünü tüm dünyaya göstermek istiyordu. Ancak Türkiye şampiyonayı
ilk 4 içerisinde bitirme hedefine ulaşamadı. Milli Takımımız şampiyonun hemen
başında Porto Riko ve Brezilya’ya karşı kılpayı kaybettiği maçlar sonrasında tam
anlamıyla toparlanamadı. Özellikle Brezilya maçında galibiyeti avucunun
içerisindeyken kaçıran Millilerimiz bu iki maçı kaybetmenin moral bozukluğunu
uzun süre üzerlerinden atamadılar. 12 Dev Adam’ın Indianapolis’te hedefine
ulaşamamış olduğu gerçeğine karşın Mehmet Okur bireysel anlamda büyük bir
başarıya imza attı. Genç oyuncu maç başına 17.3 sayı-6.6 ribaund üreterek ve
%55’lik isabet yüzdesi ile Dünya Şampiyonası’nın en iyi 10 oyuncusundan bir
tanesi olarak gösterildi.
ŞİMDİ NBA ZAMANI
O yaz Mehmet, Orlando Yaz Ligi’ndeki etkileyici performansının ardından Detroit
Pistons ile 2 yıllık ve $2.1 milyon değerinde bir kontrat imzaladı. NBA’deki ilk
sezonunda 72 maçta görev yapan, toplam 1366 dakika forma giyen, 9 maça ilk beşte
başlayan ve maç başına 6.9 sayı-4.7 ribaund-1.0 asist üreten Mehmet takımıyla
birlikte Doğu Konferansı Finalleri’nde mücadele etti. Memo artık NBA
çevrelerinde de konuşulduğu üzere 50 galibiyet ile sezonu Merkez Grubu lideri
olarak tamamlayan Detroit Pistons takımının en önemli parçalarından bir
tanesiydi. Mehmet ve çaylak takım arkadaşı Tayshaun Prince sergiledikleri
performans ve gösterdikleri potansiyel ile başkan Joe Dumars’ı ve genel menajer
John Hammond’ı 2003-04 sezonunda daha fazla sorumluluk alabilecekleri konusunda
ikna etmişlerdi.
O yaz Türk Milli Takımı İsveç’teki 33. Avrupa Şampiyonası’nda yeniden kendisini
gösterme fırsatına sahipti.
Ancak yine çok etkileyici göründüğü bir anda 12 Dev Adam, Yunanistan’ın geriden
gelerek maçı kazanmasına engel olamayınca bir kez daha demoralize olmaktan ve
düşüşe geçmekten kurtulamadı. Sonuç olarak Millilerimiz ardı ardına ikinci kez
katıldıkları bir şampiyonada belirlenen hedefe ulaşmayı başaramadı ki, bu kez
hedef ilk 3 içerisinde yer alarak 2004 Atina Olimpiyatları’na vize alabilmekti.
Ancak Mehmet Okur, tıpkı Indianapolis’te olduğu gibi burada da karanlık bir
gökyüzünde yükselen bir yıldız olmayı başarmıştı. 3 NBA oyuncusu Pau Gasol
(İspanya), Andrei Kirilenko (Rusya) ve Dirk Nowitzki’nin (Almanya) ardından
şampiyonanın en skorer 4. oyuncusu olan Mehmet maç başına 18.8 sayı atmıştı. Tam
135 kez giydiği ve taşımaktan gurur duyduğu Ay-Yıldızlı forma için varını yoğunu
ortaya koyan Mehmet; Kirilenko ve Eurelijius Zukauskas’ın (Litvanya) ardından
1.9 blok ortalaması ile Nowitzki ile birlikte şampiyonanın blok krallığında da
3. sırayı elde etmişti.
Artık Mehmet’in ikinci sezonu için zorlu NBA’e geri dönüş zamanı gelmişti. Bu
arada Mehmet’in o yaz ünlü bir manken ve oyuncu olan Yeliz Çalışkan ile başlayan
arkadaşlığı kısa süre içerisinde farklı bir boyut kazanmış ve çift daha sonra
2004 yazı için evlilik kararı almışlardı.
2003-04 sezonu Mehmet ya da artık NBA’de anılmaya başlandığı adıyla “Memo” için
çok da kolay olmayacaktı. Takımda yaşanan antrenör değişikliği sonrasında Rick
Carlisle’ın yerini Larry Brown almıştı ve bu Mehmet için yeni bir uyum süreci
anlamına geliyordu. Tecrübeli pivot Elden Campbell’ın takıma katılmasıyla
birlikte Memo’nun ilk beş hayalleri yine çabucak suya düşmüş gibi görünüyordu.
Fakat Memo kenardan gelmeyi kabullenerek ve çalışmaktan bir an olsun
vazgeçmeyerek azmini korudu ve kendisini kısa bir zaman sonra da ilk beşte
buluverdi. Pistons kulübünün tarihine altın harflerle yazılan 13 maçlık
galibiyet serisi de Mehmet’in ilk beş oynadığı dönemde yakalandı. Ancak sezon
ilerledikçe takımın hedefi de değişmeye başladı. Yıldızları her geçen gün biraz
daha parlayan Mehmet ve Tayshaun Prince’e, ve de 2004 NBA Seçmelerinde 2.
sıradan seçilen Sırp pivot Darko Milicic’e tecrübe kazandırmak, sorumluluk
vermek ve onları geleceğe hazırlamak anlayışı sezon ilerledikçe yerini yavaş
yavaş daha büyük hedeflere ve beklentilere bıraktı.
Rasheed Wallace, Lindsey Hunter ve Mike James’i almak için yapılan takas takımın
en azından Doğu Şampiyonluğu için mücadele edeceğinin ve NBA şampiyonluğunu umut
ettiğinin habercisiydi. Wallace x 2 kombinasyonunun yaptığı ani etki ile takım
bir başka önemli rekora imza attı. Pistons, ardı ardına 7 maçta da rakiplerini
70 sayı barajının altında tutmayı başarmıştı. Memo bu durumda yeniden yeni
olduğu kadar da eski rolüne soyundu ve kenarda beklemeye başladı. Takımda
işlerin yolunda gitmesi o’nun için de bu durumu biraz olsun kolaylaştırdı. 54
galibiyet kazandıktan ve Merkez Grubu’nu Indiana Pacers’ın ardından 2. sırada
tamamladıktan sonra Detroit Pistons, gözünü play-off’lara dikti. Sezon
içerisinde 71 maçta görev yapan Memo 33 maçta sahaya ilk beşte çıkmış ve maç
başına 9.6 sayı-5.9 ribaund-1.0 asist-0.9 blok üretmişti. İstatistiklerinde
görülen hatırı sayılır yükselmenin yansıra; şut, serbest atış ve de 3 sayı şut
yüzdelerini de etkileyici düzeyde yükseltmeyi başaran Memo, bu performansıyla
birçok takımın da dikkatini çekmeyi başardı. Her ne kadar eski antrenörü Rick
Carlisle, Memo’nun dış şutlardaki başarısını dikkate alarak o’nun bu
özelliğinden çoğu zaman faydalanma yoluna gittiyse de, Larry Brown neredeyse
Memo’ya 3 sayılık şut atmasını yasaklayan ve o’nu daha çok sırtı dönük oynamaya
iten bir anlayış içerisinde oldu. Birbirinden çok farklı iki mentalite
arasındaki bu geçişi yapmak Memo için pek de kolay olmadı. Çünkü Oyak
Renault’taki ilk günlerden itibaren dış şutlar o’nun en büyük silahlarından bir
tanesi olmuştu. Bununla beraber Memo kariyeri boyunca 2. Lig’den Türkiye’nin en
iyi takımlarına ve Milli Takım’a kadar nerede oynadıysa oynasın her zaman “önce
takım” zihniyetine sahip olmuştu. Memo işte tam da bu nedenle, 3 uzatmaya giden
bir maçta, üstelik de rakip takımın 4 uzunu birden faul limitini doldurarak oyun
dışında kalmış olmasına rağmen, sadece 8 dakika süre alıyor olsa dahi, halen
antrenörünün kararına saygı duyduğunu söyleyebiliyor. Böylesine bir durumda dahi
doğruları konuşacak bir kişiliğe sahip olmasının yanı sıra, aynı zamanda
takımının iyiliği ve çıkarı için doğru olduğuna inandığı şeyleri söyleyebilecek
ve yapacak kadar olgun ve sadık olduğunu da en güzel şekilde gösteriyor