İşte sezon öncesi, Phoenix taraftarlarının aklındaki en önemli soru. Aslında NBA’yi takip eden herkesin öncelikli sorduğu soru bu. Phoenix bu sezon ne yapacak? Son birkaç sezonda olduğu gibi yine playoff’ların bir yerinde belalıları San Antonio’ya ya da bir başka takıma elenecekler mi, yoksa geçen sezonun ikinci bölümünden bu yana takım üzerinde yapılmaya çalışılan değişiklerle, senelerdir arzu ettikleri bir NBA finaline ya da NBA şampiyonluğuna ulaşabilecekler mi? Şu anki duruma bakınca ilk seçenek - ister Spurs ister bir başka takım çıksın karşılarına- yine tekrarlanacak gibi gözüküyor. Çünkü off season’da yapılan hamleler bize bunu gösteriyor. Yapılmayan hamleler mi deseydim acaba?
KOÇ DEĞİŞİKLİĞİ
İlk olarak takımın coach mevkinde yapılan değişiklikle başlayalım isterseniz. 2003-2004 sezonunun uzun bir bölümü ve 2004-2005 sezonunda bu yana 4 full sezondur takımı çalıştıran Mike D’Antoni’nin yerine, daha önce 2 sezon Milwaukee’yi çalıştırmış, son birkaç sezondur da Detroit’te yardımcı antrenörlük yapan Terry Porter getirildi. Bu bana göre gerçekten çok radikal bir karar. Çünkü bu değişiklik Phoenix’in , bizim bu takımı sevdiğimiz, öyle benimsediğimiz, hızlı hücumlara dayalı oyun sistemine bir veda anlamına geliyor. Genel menajer Steve Kerr , sadece hücumla , elinizde ne kadar iyi oyuncular olursa olsun bir yere varılmayacağını geçen sezonun ikinci yarısında anlamış ve playoff’larda sürekli elendikleri San Antonio’nun en önemli silahı Duncan’ı durdurabilmek için, pota altına NBA’in en kalıplı ve kariyerinin artık son dönemlerini yaşayan oyuncusu Shaquiile O’Neal’ı, yapılan takas sonuncunda kadroya katmıştı. Bu D’Antoni’nin sistemine vurulan bir darbeydi bana göre ve takım alışık olduğu hızlı oyun tarzından O’Neal gelince uzaklaşmaya başlayınca, yıllardır bu sisteme alışmış oyuncular, sudan çıkmış balığa döndüler açıkçası. O’Neal takıma ilk geldiğinde: ‘ ben ribaundu alıp, koşan adama vereceğim, yani hızlı hücumu başlatacağım’ diyerek, O’Neal takıma gelince hızlı hücumlar sekteye uğrayacak diyenlere cevap veriyordu. O’Neal elinden geleni yapsa da bu kadar kısa süre içinde saha yansımıyordu işte akıllardaki düşünceler. Sonuçta takım bir kez daha Spurs’e elenerek yine arkasından bakakalıyordu final treninin ve D’Antoni takımdan gönderiliyordu.
Ümitler artık yeni koça bağlanmış durumda. Terry Porter, Detroit takımının yardımcı antrenörü olarak çalıştıktan sonra bu göreve geliyor. Detroit NBA takımları içinde, özellikle 2004 NBA finallerinden bu yana oynadığı her maçta yaptığı takım savunmasıyla her zaman parmakla gösterilmiş ve bu konuda referans noktası olmuş bir takım. Steve Kerr savunma konusunda uzman olmuş bir takımın yardımcı antrenörünü, takımın başına coach olarak getirerek bize niyetini artık açıkça belli etmiş durumda. ‘Bizim takımımız artık savunma yaparak bir yerlere gelecek, son 4 senedir gördük hücumla bir şey elde edilmediğini’ diyor bu hareketiyle Steve Kerr. Çoğu otorite Porter’ın baş antrenör olarak tecrübesiz olduğundan dem vururken, Kerr: ‘’ Onun sahip olduğu iki sezon baş antrenörlük tecrübesi benim için çok önemli’’ diyor. Kimin haklı olduğunu sezon içerisinde göreceğiz zaten.
DİĞER OFF-SEASON HAMLELERİ
Aslına bakarsanız, takımdan D’Antoni’nin ayrılması, onun oynattığı hücum sistemi ile kadroda bulunan önemli oyuncuların yaşlarına bakınca çok da iyi oldu. Bu sezon başı itibariyle ilk beş oyuncularından Nash 34, Bell 32, Hill 36, O’Neal 36 yaşında. Yani kadronun as olan bu parçalarının seneler ilerledikçe ‘run and gun’ sisteminde istenilen verimi vermesi zorlaşıyor. Yeni koç Terry Porter’ın Detroit’te edindiği savunma felsefesini düşünürsek, ve son 4 sezondur ulaşılamayan NBA şampiyonluğunu da göz önüne alırsak, artık hızlı hücuma dayalı bu sistemden vazgeçmek düşüncesi bir kere daha karşımıza çıkmaktadır.
Şimdi gelelim ilk pragrafta bahsi geçen off season’da yapılmayan hamleler konusuna. Tamam, takımda artık bir değişiklik yapma vakti gelmişti, Bunun için işe en tepeden, koçtan da başlanmıştı. Ancak yeni koç geldikten sonra Phoenix’ten önemli transfer hamleleri bekleyen her insan bu yaz dönemi boyunca tam bir hayal kırıklığına uğradı açıkçası. Takıma dahil edilen en dişe dokunur oyuncu Matt Barnes. Eğer off-season’da yaptığınız en önemli transfer adı altında Matt Barnes ismi yazıyorsa, o off- season boşa geçmiş demektir. Matt Barnes’ın nasıl bir oyuncu olduğunu anlatmak için şunu söylemem yeterli sanırım: Bu sezon bu oyuncunun ligdeki altıncı sezonu ve formasını giyeceği Phoenix takımı ise NBA’deki 6. Takımı. Tek cümle onun, gittiği takımda tutunamayan ne kadar istikrarsızlık abidesi biri olduğunu gösteriyor. Aslında Matt Barnes’ın NBA’de geçirdiği şu son iki sezon olmasa bu ligde tutunmasına bile imkân yoktu. Golden State gelmeden önce oynadığı Clippers, Saramento, New York ve Philadelphia takımlarında ortalama 3.5 sayıyla oynamıştı. Ne katkı ama! Ne olduysa Golden State gelince oldu ve Don Nelson’ın hızlı, sıfır savunma yapan takımında kendisine çok çok uygun bir yer edindi. Bu takımda hiç savunma yapılmıyor, hücumlar 4-5 saniyede bitiriliveriyordu. İşte böyle bir takımda Barnes, takımın hızlı hücumlarına müthiş ayak uydurup takımına yaptığı katkıyla NBA’de kendisine yer açtı. Aslında onun ligde tutunmasına neden olan kendisi değildi kesinlikle, takımın oynadığı sistem ona yardım etti hepsi bu. Şimdi ise Phoenix için mücadele etmeye çalışacak. Ben Steve Kerr’in bu transferle neyi amaçladığını hala anlamış değilim. Bu transferi Mike D’Antoni takımda koç olarak bulunurken yapmış olsaydı anlardım. Çünkü D’Antoni’nin Phoenix’e oynattığı sistem ile Don Nelson’ın Golden State’e oynattığı sistem neredeyse birbirinin aynısı. Matt Barnes yeni takımında da aynı katkıyı verebilirdi. Ancak takıma gelen yeni koç Terry Porter’ın basketbol felsefesi D’Antoni’nin sisteminden tamamen farklı. Porter önce savunma diyecek ve ben Barnes’ın savunma yapan bir takımda yeri olduğunu düşünmüyorum.
Bir diğer hamle ise Philadelphia’dan forvet Louis Amundson transferi oldu. Ligde daha önce forma giydiği takımlarda(Utah ve Philadelphia) hep on günlük kontratlarla tutunmaya çalışan Amundson’un yeni takımı Phoenix’te neler yapacağı, Phoenix’in neden ona bu kadar güvenip takıma kattığı merak konusu. Bekleyip göreceğiz.
TAKIMDAKİ YENİLER
ROBİN LOPEZ: Aslında draftın sürprizlerinden biriydi. 15. sıradan seçilmesini çoğu kişi beklemiyordu. Ancak NBA’de her zaman bulunan ‘uzun oyuncuyu kaçırmamalıyız’ duygusu onun beklenenden üst sıralarda seçilmesini sağladı. İkiz kardeşi, yine bu seneki draftta Nets tarafından 10. sıradan seçilen Brook Lopez ile birlikte Stanford’da çok önemli işler yapmışlardı. Robin 2.13’lük boyuyla ve kardeşinden çok daha üstün atletik yetenekleriyle NCAA’de maç başına 2.4 blok ortalamasıyla oynadı. Brook Lopez kadar içerden sayı üretebilen bir oyuncu değil, daha çok oyunun savunma yönünde daha etkili. NBA’ ye adım atan her yeni oyuncuyu, var olan bir başka oyuncuya benzetmek adettendir. Robin Lopez ise Anderson Varejao’ya benzetiliyor. Onun kadar hırçın, onun kadar hırslı, onun kadar takımın savunmadaki en ağır işçisi olmaya hazır. Tabi oynayabildiği süre içinde.
GORAN DRAGİC: 2008 draftında Spurs tarafından 45. sıradan seçildikten sonra hakları Phoenix’e devredilen Dragic, Tau Ceramica ile olan sözleşmesini feshederek Phoenix ile sözleşme imzaladı. Avrupa’da geleceğin en yetenekli oyun kurucularından biri olacağı konuşuldu hep. Geçtiğimiz sezon Union Olimpija takımında kiralık olarak forma giyen Dragic, Slovenya Ligi’nde 11 sayı, 4.2 asist ortalamasıyla, Euroleague’de oynadığı 13 maçta ise 9.7 sayı ve 3 asist ortalamasıyla takımına katkıda bulundu. Şu anda 22 yaşında olan Dragic takımda Nash’in yedekliği görevini üstlenecek. Önünde uzun yıllar, yanında Nash gibi bir usta var. Daha ne isteyebilir ki?
SEAN SINGLETARY: Kings ile Rockets arasında yapılan takasla önce, Rockets’a, oradan da, bir türlü takıma istenen katkıyı yapamayan D.J Strawberry karşılığında Phoenix yolunu tutan, takımın bir diğer çaylağı. NBA yaz liginde Kings formasıyla çıktığı maçlarda aldığı ortalama 32 dakikalık sürede 5.8 sayı, 4.8 ribaund, 4.4 asist ortalamalarıyla oynadı. Şu anda hem yönetim tarafından hem de Singletary tarafından mutluluk, dilek ve temenni cümleleri havada uçuşuyor. Bu temennilerin boşa çıkıp çıkmayacağı, oyuncunun takıma katkı verip veremeyeceği henüz belli değil ama ümitler hep taze.
Söylemeden geçmeyeyim; geçen sezon Galatasaray’da forma giyen, dış şutlarıyla rakiplerin canlarını epey yakan guard Robert Hite da bu sezon Phoenix forması giyecek. NBA’ de tutunmak lige yeni adım atan her oyuncu için zordur. Hite da bu zorluğu elbette yaşayacak. Ben Hite’ın çok fazla dakika alacağını düşünmüyorum. Ancak alacağı kısıtlı sürelerde ceza şutlarıyla rakibin canını yakacaktır.
Sezonun başlamasına yaklaşık 15 gün kaldı. Phoenix’teki son durumu elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Yeni koç, eksik hamleler. Bilinmezlerle dolu olarak başlanılan bir sezon bakalım bizlere neler gösterecek.
Gültekin TEZCAN